Yılbaşı ağacı, süsleri kalktı ortadan. Evde büyük temizlik de yapıldı bugün, oh rahatım bundan sonra. Haftasonu uzun zamandır niyetlenip görüşemediğim arkadaşımla birlikteydim. Çok iyi geldi, gezindik tozunduk. Bunun dışında pek keyfim yok ne zamandır, bu haftaki kurslarımı da istikrarlı bir biçimde ektim. Yağlı boya desen elim gitmiyor. İlerde gelişmelerin niye bu yönde olduğunu daha net kafayla anlatırım, şimdilik böyle. Bu arada daha fazla boş bırakmiyim sayfamı. Hazır ev de pırılken dikiş işlerimi yayamıyorum, o yüzden eski yapıtlarımla devam ediyim. Bu çantam da daha öncekiler gibi kumaş boyanın fikse edilmesiyle yapıldı. Baştaki resim bir dergidendir muhtemelen. Köpeğin duruşuna tav olmuştum bu resmi seçerken. Bikinili kız ise Jason Brooks’un ilüstrasyonlarından biriydi. Kumaş üzerine çizmeden önce kalemle eskiz yapmayı sevmediğimden böyle orantısız resimler çıkabiliyor, eh naapalım ilüstrasyon der geçerim, geçerli bir kaçış noktası =).

Geçen hafta bahsettiğim o ince balığın ne olduğunu öğrendim. Adı çuvaldızmış! Ne sevimli! İğne balığı ya da deniz iğnesi de denilirmiş, deniz atı familyasındanmış, zaten kafası benziyodu. Minyatür çuvaldızzz!

Midemdeki rahatsızlıklar ve yemek düzenimi oturtamadığımdan ötürü yaşadığım problemler yüzünden evde hiçbir şey yapmadan kaç gündür oturuyorum. Hiç çıkasım da gelmiyor hal böyle olunca. Pazar günü eşimle kendimizi doğaya saldık. En yakın bildiğimiz yer Bayramoğlu olduğundan hemen plaja indik. Hava da çok güzeldi, buna rağmen epey boştu. Yazlık evlerin sokaklarında dolaştık, 60 hatta 70′li yıllardan kalma mimari yapılara baktık hayretle. Bazı evler gerçekten de hayranlık uyandırıcıydı. Her türlü yapı mevcut orda valla. Deniz inanılamayacak kadar temizdi. Ne bir yosun, ne bir çöp. Yazdan beri kedi gibi kendini temizlemiş doğa.

Eşim bıraksa ayakkabıları, çorapları atıp buz gibi denize atlıycaktım. Kum sahillerini çakıllı ya da taşlı sahillerden çok daha fazla severim. Hele bu resimdeki gibi denize girerken kumlar basamak basamak yaparsa ah süper (Resimlerin üzerine illa bişeyler yapıştırmam mı lazım yaa!) İskeleye de çıktık, bu temizlik derinlerde de devam ediyor. Bir sürü de istavrit balığı vardı. Sahilde ayaklarımı kumlara göme göme dolaştım, çok rahatlatıcıydı. (Haa diyeceksin ki yazın Bayramoğlu’na gidiyor musun, evet, ee bu ballandırdığın denize hiç bir kere girdin mi, haaayırrr!!!! Ne biliyim yazın hiç çekici görünmüyor böyle. İnsan kalabalığından mı, deniz kirliliğinden mi ne!) Ocak ayında

olduğunu unutuyor insan. Dalgaların biriktirdiği pürüzsüz taşları, delikli kabukları, midyeleri, minareleri çekmeden edemedim. Her birisi nasıl da eşsiz. Ne çok deniz canlısı kabuk değiştirmiş yauw, hale bak! Eşim devamlı gidelim diye dürtmeseydi oturup delikli olanlarından toplıycaktım. Sadece bi minareyi çantama atabildim. Ayy küçükken minarelerin içindeki yengeçleri tutar dışarı çekerdim, ne gaddarlık yaa =) neden ki! Şimdi dokunamadığım bir sürü deniz canlısını kovalarla toplardım. Hepsini canlı olarak geri bırakırdım ama sonunda. En zevklisi de Kumburgaz’da bir teknenin altında biriken incecik zarganaları (meğerse onların adı zargana diilmiş, bilmiyorum şimdi ama şekilleri aynıydı, bööle daha ince, uzun, at suratlı şeylerdi) eldeki kovaya biriktirmekti. Hemen sahilde kum balığı yakalamak da zevkliydi ama tek başına çok zordu, muhakkak tülbent ve sabırlı ve istekli bi arkadaş gerektiriyordu. Yazık zarganalar kaçamazdı da. Ay nedir acaba adları yaaa.

Bayramoğlu gezimizin ardından dönüşte daha önce hiç gitmediğim Kurtköy tarafına gittik. Biraz tabelalarla boğuştuktan sonra arkadaşım Özlem’lerin Tepeören’deki çiftliklerini bulabildik. Ayaküstü uğradığımızdan fazla kalmadık, fotoğraf da çekmedim. Özlemler arazilerinin büyük bir kısmında terkedilmiş veya yardıma muhtaç sokak köpeciklerini barındırıp besliyorlar. Acayip muzip ve oynak olanları vardı, çocuk gibiler.Bir dahaki ziyaretimizde hepsini çekicem umarım.

Bu aralar üstümde bi halsizlik ve bitkinlik hali olduğundan verimli çalışmalar yapamadım. Doğru dürüst bir yere çıktığım da yok, ev kuşu oldum. Bi kedim olsaydı bari =). Her neyse, bu karsız geçireceğimiz yılbaşının herkese sağlık, mutluluk, huzur, şans ve bolluk getirmesini dilerim. Dur bi de geyiğini çeviriym, seneye görüşürüz =DDD

Hani bazen bir ürüne rastlarız da birden kafamızda bir ışık yanar, acil olmasa da ihtiyacımız olan bir üründür ama bu ihtiyacımızı gidermeye hiç kafa yormamışızdır ve “Aaa evet yaa bana da lazımdı böyle bişey” deriz, olmasa da olur ama olsa iyi olur diyebileceğimiz ürünlerdendir bunlar genelde. Hee bir de bu tip ürünleri “Yaa adam neleri düşünmüş de yapmış” diye karşılarız. Görüldüğü gibi belirli sıfatlarla değil tırnak arası açıklamalarla tanımlayabildiğimiz bir ürün grubudur bu. İşte yabancı bir internet sitesinde rastladığım bu ürünlerden biri. Özellikle çizme ile pantolonları kullanıp pantolonların diz yerlerinden ya da toplanıp yığılmalarından muzdarip olanlara bir öneri olarak geliştirilmiş. Giyileni bantlı tayt haline getirerek günümüzün envayi çeşit tayt kullanımını da rahatlattığı bir gerçek. Ben Cuma pazarında böyle minicik askılar görüyordum ama bu şekilde kullanılabileceği hiç aklıma gelmemişti. Eh fena diil di mi. Sahiden kim oturup da bu ürünleri tasarlıyor yaauw! Kimin aklına gelir ki…

Yılbaşı yaklaştıkça camlar, vitrinler, bahçeler süslenmeye başlıyor da anca havaya giriyorum yoksa bu ılık havalarda zaten çok zor. Çoğu zaman içime huzursuzluk veren bu döneme ayak uydurmak için süslemelerimi

saklandıkları yerden çıkardım. Rengarenk parlak süsler moralimi düzeltiyor. Geçen senelerde kullandığım ağacım artık süslerimi taşıyamaz hale gelince bu yıl gidip Carrefour’dan 1.80′lik kocaman, kalabalık bir ağaç aldık, fiyatları da çok uygun, 30TL verdik sadece. Bir ömür gider artık. Tabi süslerim buna az gelince en kısa zamanda gidip boşlukları doldurdum. Şimdi karanlık olunca cıngıl cıngıl yanan bir ağacım var, akşam perdeyi aralayıp dışarı görücüye çıkarıyorum. En sevdiğim şey evlerin pencerelerinde pırıl pırıl parlayan süsler. Belki seneye bir aydınlatma daha alırım =P.

Kayınvalidemin hediye ettiği salıncakta sallanan büyük Noel Baba’mı da balkona yüksek bir yere astım dışarı baksın diye. Evde kutladığımız zaman giydiğim örgü çoraplarım da bekliyor. Her ne kadar yılbaşında ne yapacağımız halen belli değilse de. Bu hazırlıkları yapma kısmı çok güzel de toplayıp kaldırması çok sıkıntı, şimdiden düşünmeye başladım. Kapıya yılbaşı çelengimi kendim yapmak istiyordum ama bu yıl yetişemiycem galiba.

Geçtiğimiz yıllarda yaptığım çantaların bir kısmının hiç resmini çekmediğimi farkettim. O çantaların nerede olduklarını dahi bilmiyorum. Bu kadar farklı işlerle uğraşınca heryer birbirine giriyor tabi. Çalışma için ayrı

bir oda yoksa da bir koyduğunu bir daha bulmak güç. Bu çantalar da muhtemelen aynı kot pantolonun parçaları. Kelebekli olanın üzerine metal kelebekler aplike etmişim, pullu olanda da envai çeşit pul boncuk var, naylon iplerle dikildiğinden hepsi yıkamalardan sağlam çıkıyor. Bu çanta biraz genişçe olduğundan ağzı için iki metal çıt çıt bastırtmışım, bak hatırlamıyorum bile =). Kot pantolonların cepli üst kısmından daha güzel çantalar çıksa da dikişleri çok daha zor oluyor, o yüzden her iki tipi yapmanın keyfi ayrı. Ne büyüklükte çanta istendiğine karar verildikten sonra kotu şort gibi (ağ da dahil olmak üzere) keserseniz parça ortaya çıkıyor. İster sadece bir tarafından dar bir çanta, ister komple üstten geniş bir çanta çıkabilir. Kalan bacak parçalarının dıştaki (kotun daraltıldığı taraf) dikişleri de sökülünce zevke göre birleştirilebilecek dörtgen parçalar çıkacaktır. Bu çantaları yaptığım zaman pek dikiş makinesi kullanmıyordum, elde makineden daha sıkı dikebildiğimden ve kumaşın kalın olmasından ötürü çoğunu elde yapmışımdır. Bu açıdan her evde potansiyel onlarca kot çanta vardır. Aman atarken bir daha düşünün.

Dün eşim beni erkenden kursa bırakınca bol bol pazarı gezindim. Saatler de erken olunca taze çılan poşetleri kurcalamış oldum. Bodrum’da kapandığı söylenen bir dükkanın malları arasında bunu buldum zaten taa uzaktan gözüme ilişmişti. Herkes Disney karakterlerini sever genelde. Ben 101 Dalmaçyalılar çizgi filmindeki kötü karakter Cruella De Vil tiplemesine bayılırdım. Çıksa da izlesem diye beklerdim nedense. Giyimi, saçı, sigara ağızlığı, aksesuar seçimi ile tamamen tarz sahibi ikon bir kötü. Tişörtün üstüne de bu kadar taşlı, payetli ve işlemeli koyulunca almadan geçilmezdi.

101 Dalmaçyalılar animasyonunun taa 1961 yapımı olduğunu biliyor muydunuz… Dalmaçyalı yavrularıyla kürk derdine giren Cruella De Vil (cruel devil=zalim iblis) karakteri bazı ülkelerde lisan farklılığından ötürü Cruella De Mon (demon) adıyla yayınlanmış. Ne kadar hoş değil mi. Animasyon, 1956′da yayınlanan bir romandan adapte edilmiş. Cruella, Londra’lı zengin ve tanınmış bir ailenin şımarık kızıdır. Siyah ve beyaz örgü saçlarıyla ün salmış, mürekkep içtiği için okuldan atılmıştır. Vazgeçemediği kürk tutkusu yüzünden yine kürk işi yapan biriyle evlenir.

Kürklere olan bağlılığını animasyonda yer alan her karede beyaz mink mantosuyla arzı endam etmesinden de çıkarabiliriz. Genelde daracık saten elbiseler ve kontrast renkleri kullanan Cruella’ya zümrüt yeşili elbiseler ve yakut takılarla rastlayabiliyoruz. Arabası da bu görkeme uyumlu olarak son derece lüks, özel şoförlü, siyah beyaz zebra çizgili, Londra’nın en yüksek sesli kornasına sahip. Bir zamanların savurgan aktristi Tallulah Bankhead’den örnek alınarak bu karakterin oluşturulduğu da söylenmektedir. Beyaz perdede bu karakteri Glenn Close’un canlandırması ve filmde kullanılan vamp kıyafetlerin başarısı ile Cruella De Vil, Vanity Fair dergisine konu olmakta sıkıntı çekmemiştir. Bu yılın Halloween partisine Lady Gaga’nın Cruella De Vil kılığında gelmesi de neredeyse 55 yaşında olan bu ikon karakterin halen ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Artık hangi resmi yayınladım, hangisi sırada karıştırıyorum. Salonumun rengini üç yıl önce venge+turkuaz+beyaz olarak kombine ettiğim için (turkuazdan şaşıp çivit mavisine çok döndüm ama) bu resmimi de toprak tonlarıyla harmanlayarak salonuma yapmıştım. Bu resim de, renk değişikliği ve eklemeleri saymazsak, takip ettiğim ilüstratör Jason Brooks’un ilüstrasyonlarından. 70′li yılların vintage görüntüsünü çok seviyorum bu yüzden sıklıkla retro desenlere yer veriyorum. Beyaz koltuğun yanındaki çizgilerin üzerine de tesadüfen bulduğum turkuaz buton boncukları yapıştırmıştım. Mavi halıya da yağlı boyayı bol kullanarak turkuaz renkte boyutlu şekiller yaptıysam da fotoğrafta pek görünmemiş, boşver.

Bugün makyaj dersindeydim, bu havada sabah sabah koştura koştura makyaj yapmaya gitmek de bi acayip oluyo. Neyse bugün daha bir elim alıştı diyebilirim. Çıkışta da kızlarla biraz mağaza gezindik ama kayda değer birşey bulamadık. Alix Avien’in çatlama tekniğini kulladığı bir ojesi çıkmış, öyle anlatmakla olmuyor, aldım bir tane, deneyince hemen fotoğraflıycam. En azından evdeki ojelere farklı bir boyut katarak onları değerlendirebilirim.

Kaç yıl oldu saymadımmm nıy nıy nınııınıyyy, ona benzedi ama gerçekten birkaç yıl önce bende bir kot pantolonları kesip çanta yapma hobisi türemişti. Bir de bunlara bayağı zaman ve efor harcıyor, rahatsız psikopatlar gibi hiçbirini de kullanmıyordum. Halen tertemiz olarak bir yerlerde duruyorlar.

Bu çantam da o zamanlardan. Üzerindeki ilüstrasyonu bir dergiden bulmuştum, çantanın önündeki taşlı kemerli şık bayanlı şehir görünümünü çantanın arkasındaki kırmızı taşlı tasmalı siyah köpekçik takip ediyor, biraz esprili yani. Kumaş boyalarıyla boyanmış, üzerine taşlar yapıştırılmış, yıkamada çıkmasınlar diye hepsi ütüyle fikse edilmiş. O zamanlar pek fazla dikiş bilgim olmadığından bir terziye bu çantalarımı verip içlerini evdeki, annemden kalan kumaşlarla astarlatmıştım. Saplarını da Bağdat Caddesi’nde çanta imalat eden bir atölyede özel olarak yaptırmıştım (İnanılmaz ama Bağdat Caddesi’nde Old English Pub’ın hemen arkasındaki binada, cadde manzaralı böyle atletli, tombik, kıllı abilerin kan ter içinde çalıştığı bir atölye vardı, halen orda mı bilemiyorum, garip gelmişti içerinin dışarıyla ilgisinin bu denli zıt olması). Hey gidi günler diyesim geldi şimdi…dedim.

Bayramın ardından geceleri uyku fazlalığından uyumakta zorluk, sabahları uyku yetmezliğinden sersemlik çekmeye başladım. Sağda solda işittiğim laf da “bu kadar tatil iyi diil çok yorulduk” zaten. Normal düzenimize dönmek zor oluyor. Dün dikiş hocamız izinli olduğundan ders yoktu, bu da demek ki diğer derse kadar dikiş işlerimi toparlayamıycam. Bugünkü makyaj dersine de arkadaşlarımla gitmemeye karar verdik. Zaten Özlem hasta, malzemelerimiz de tamamlanmadığından haftaya sarkıttık. Aaaah zaten canım hiç dışarı çıkmak istemiyooo!! Daha yağlı boyaya başlamalıyımmm!!!  

Cuma günü, daha önceden bahsettiğim gibi niyetlendiğimiz İstiklal’e sonunda gittik. İstanbul boşaldı diye nispeten daha bir tenhaca olur diye düşünürken tepeden bakış bir kara kafa kalabalığıyla karşılaştık. Aslında gitmemizin altında benim Terkos Pasajı’na gitme isteğim yatıyordu, iyi de olmuş. En son gittiğimde ilk ya da orta okuldaydım, annem ve arkadaşıyla sürüklenmiştim isteksizce. Terkos’a girmeden adını şimdi hatırlamadığım ama oldukça bilinen başka büyük bir alışveriş hanına daha girdik, açıkçası Terkos’dan daha derli toplu ve daha düzgün şeyler vardı. İki pasaj da hıncahınç insan doluydu, öyle ki bazı yerlerde nefes bile alınmıyordu. E bayram zamanı ne işin var orda dimi.. Ben ne zamandır aradığım ince mont gibi bişeye odaklandım ama benzerinin yanından bile geçmedim. Çok büyük bir Salı pazarı gibi, herşeyi kurcalamak isteyen biyermiş. Terkos’un fiyatları da sattıklarına göre bana pek uygun gelmedi açıkçası, belki de bayram olduğundandır. En düşük fiyat geneli olan 5TL’ye satılanlar ince yamuk yumuk penyeler ve yazlık askılılardı. 10TL olanları da her yerel pazarda bulabileceğiniz türden kıyafetlerdi. Erkek montları, gömlekleri çok düzgün ve kaliteliydi ama, bayanlar için olsa uzun uzun incelerdim. Zaten o alışverişe de eşinle gidilmez ya, ben de kendimi bir an evvel dışarı atmak için hiçbir şeye bakmayıp çıktım. Aklımda kalan bişey de olmadı. Çıkarken resimdeki küpeleri aldım. Hatırlarsanız Antalya’dan gelen arkadaşım bu fiyonkun yüzüğünü almıştı geçen hafta, ben de küpelerini görünce atladım. Gül biçimindeki küpeleri zaten oldum olası severim. Bu aldıklarım beni epey mutlu etti zaten. Diğer resimlerdekileri dün aldım. Yakası kocaman fırfırlı gri Esprit üste bayıldım, uygun bulunca bir de kısa kollu boğazlı kullanışlı bir penye daha aldım. Bu soğuyamayan havalara birebir.

Beyoğlu’yu ( nu eki mi eklemeliydim, ama olmaz ki!? ) bu kadar kalabalık bulunca hemen kendimizi Anadolu yakasına attık. Zil çalan midemizin yankılarıyla daha önceden denemediğmiz Mexica mutfağına girmeye karar verdik. Bu ara denemediğimz mutfakları ziyaret eder olduk. Gittiğimiz yer de daha önceden Çin yemekleri yediğimiz Suadiye Sushico’nun yanında yer alan Ranchero Restorantı. Bir Türk beyle Meksikalı hanımın yıllar süren evliliklerinden doğan sıcak bir yer. İlk önce sorduğum şey yemeklerin acılık seviyesiydi. Hem acı sevmem hem de midem boş sonuçta. Neyse ki acıyı Meksika seviyesinde kullanmıyorlarmış. Menüde yer alan Burritolar Tacolar acayip cezbediciydi. Sonunda neye karar verdiğimi unuttuysam da Burrito benzeri bişeydi. Yani Türk tanımıyla dürüm =))! Yok ama tabaktaki herşey süperdi. Sildik süpürdük. Tatlar beklediğimden daha farklıydı ama Türk damağından da uzak değildi. Fiyatları da dünya mutfağına göre makul, kişi başı 30TL’ye şişip de kalkmayan olmaz. Yemek sonunda ikram edilen meyve kokteyline de bayıldık, mangolu limli bişeydi. Nasıl da yiyip kalkmışım yaaa, dikkat sıfır =P

Eeee hep biyerleri mi övcez dimi! Pazar sabahı eşimle kalabalık bir arkadaş toplantısına gittik. Fenerbahçe Happy Moons’ta daha önceden de brunch yapmıştık ama bu sefer daha soğuk ve daha donuktu sanki herşey. Yok arkadaşlarımız açısından değil =D, börekler menemenler hep soğuktu. Hayatımda hiç bu kadar çay içtiğimi hatırlamıyorum. Tek sıcak şeydi, ki sıcak içecek sevmem. Çeşit açısından göz boyuyor ama kalitesi orta seviyelerde. 80 çeşit açık büfe yapsa bile, menemeni soğuk servis etmesi affedilemedi masamız ahalisi tarafından. Belli başlı hamurlu çeşitler de belli ki bir önceki günden kalmaydı. Bu yüzden sınıfta kaldııııı!!! Çıkınca hemen yandaki Tesadüf Cafe’ye düştük, kalabalıkla en rahat oynanan oyun Tabu’ya başladık kızlara erkekler grubu yapıp. Erkekler ortak geçmişleri sebebiyle de açık ara farkla bizi devirdi. Dağılan arkadaşlarımızın ardından bi ufak okey grubunda Zehra’yla eş olup eşim ve kankasını yerlebir ettik, sinema kazandık. Kim bilir ne zamana gideriz.

Bugün bayram ziyaretimiz de olmadığından eşimle epey bi tembellik yaptık evde, akşamüstü de toparlandık İstiklal Caddesi’ne niyetlendiysek de bayram günü kalabalıktır diye vazgeçip fazla ayak altı olmadığını düşündüğümüz Palladium’a gittik. İsabet olmuş cidden, sanki normal bir hafta içinde gitmişiz gibi tenhaydı. İndirimler henüz başlamadığından ve ihtiyaç duyduğum birşey olmadığından alıcı gözle bakmadım, sadece eşime Jack Jones’tan çok güzel bir gömlek aldık. Çok yerde bulunmayan Boyner Ev bölümü burda ayrı bir mağaza olarak bulunduğundan hemen daldım içeri. Birçok yerde yılbaşı süslemeleri başlamamışken

Boyner’de bu kadar erken sunulmasına da ayrıca şaşırdım. Çok çok güzel, her biri ayrı bir uğraş, bir sanat eseri gibi olan Noel Baba süslemelerini koymuşlardı en öne. Ben sadece bu kadarının resmini çekebildim ama daha çeşit çeşit boyu ve tiplemesi vardı. Giyimlerini gördüğünüz gibi gerçeğe çok uygun yapmışlar. İnsana “bende de böyle bir kazak olsa keşke” dedirtiyor gerçekten. Bende bir büyük, bir de orta boy iki tane Noel Baba olmasına rağmen birer tane de bunlardan olsa fena olmazdı =).                                                      

 

Geçenlerde Trendus’un katılımıyla Lösev’in 12.yılında 12 ünlü isimin tasarladığı bez bebekleri haberini okumuştum. Cemil İpekçi de bu 12 ismin en dikkat çekici isimlerinden biriydi. Kendisini de ekrandan çokk sevdiğim için ben de yapmış olduğu bez bebeği accayip beğenmiştim. Tesadüf eseri Palladium’a girince içerde bu bebeklerin sergisine rastladık. Meğerse bu ayın 21′ine kadar orada sergilenecekmiş. Hemen yapıştım, fotoğrafını çekiverdim. Diğer bebekleri hiç merak etmedim bile, aklıma da gelmedi onları fotoğraflamak.                                                                                                                    Şu güzelliğe baksanıza yaa, dikiş ve desinatörlükteki marifetini bez bebek üzerinde kullanmış, bayıldım! Kirpikler, pembe yanaklar, maviş küpeler, klasik Cemil İpekçi beyaz gömleği ve yeleği ile uzaktan uzaktan bağırıyor. İpekçi’yi beğenmeyen, fikirlerini ya da kendini itici bulan vardır muhakkak ama ben insan olarak karakterini ve düşüncelerini gerçekten ayrı bi beğeniyorum, biyerde görsem koşup atlıycam sanki tanışıp hayranlığımı belirtmek için (mümkün diil tutulurum). Kendine ve hayata olan sevgisi ve özgüveni de örnek alınacak derecede. Tasarladığı kıyafetler pek benim zevkime hitap etmiyorsa da bunca yıldır bu mesleği özgünlükle çizgisini bozmadan devam ettirmesi de saygıyı haketmesine yetiyor. Dünya trendlerini takip etmeden kendi dünya görüşü ve beğenilerine göre tasarımlarını oluşturan ender modacılardan. Türk ve Osmanlı motiflerine verdiği değeri çocukluğumdan beri gördüğüm her defilesinde hissettim. Sırf bu açıdan bile oldukça değerlerine bağlı biri olduğu da çok açık. Sen bize çok lazımsın! Çok yaşa Cemil İpekçi emiiiii!!!!

Geçtiğimiz hafta içinde dikmekte olduğum pembe cekete bi astar beğenip bulamayınca yeni bir projeye başladım. Cumadan 3TL’ye aldığım hafif kalınca pamuklu penye kumaştan sağda görülen (Burda dergisi Ağustos 2010 sayısı) modeli biçtim. Ben böyle bol modelleri çok seviyorum. Aslında model daha uçuş bir kumaştandı ve yakasından bişeyler sarkıyordu (nası açıklama ama), ben yaka büzgülerini daha kısa tutup tam beline büzgü koydum, onun üstüne de broş şeklinde siyah fiyonk ekledim, böylece istediğim darlığa da ayarlayabilicem, kol manşetlerini daha uzun tuttum, yakaya pazardan alıp kırptığım parça kumaş gülleri ekledim. Fotoğrafım karanlıkta çekildiği için, pozuma da özenemediğimden elbisem yamuk çıkmış sanki önü kısa gibi ama tamamen yakamın arkaya kaymış olmasından kaynaklanıyor =P. Renkli çoraplarla da kullanabileceğim bir elbise oldu sanırım. Pazartesi pazarında çok güzel mus çoraplar buldum, Penti’de bile rastlamadığım gibi. Yabancı bir marka ve akla gelmeyecek modelleri var, daha da gelecekmiş, bekliyoruz artık. Bu arada saçlarımı kestirdim, hehee, beni tanıyanlar bilir her zaman uzun saçlıyımdır, saçlarımı kestirdiğimi söylediğimde de herkes bilir ki 3-5cm kestirmişimdir anca. Bu kez 8-10cm! Valla! Hatta yüz ölçülerimi dengelemek için (ideal yüz ölçülerine göre yüzüm uzun, alnımı biraz kaparsam dengelenecek) ne zamandan beri ayak sürüdüğüm kahkül kesimini şu bayramı öncesi gerçekleştirdim. Kurban olayına kafam hiçbir zaman yatmadığı için ben de saçımı kestirdim (ööee iirençim).  

Oldum olası sallanan küpeleri kendime yakıştıramadığımı söylemiştim, gerçi çok beğendiysem almaktan da pek geri durmam ya. Bu pembiş pırıl küpelere bayıldım, laciverti, sarısı, moru da vardı ama en hoş bu göründü gözüme, aldığımdan beri takıyorum. Yüzüğüm de Antalya’dan gelen arkadaşımın hediyesi, çok severim takıda fiyonk motifini, her zaman kullanabileceğim bir sadelikte, bayıldımmm!!! (Teşekkür ederim canım Pelinciğimmm!!!=***) Cumartesi günü Bağdat Caddesi’nde mağaza teftişinde bulundum, hiçbir yerde indirim yoktu, bayram öncesi tabi. Zaten kimseciklerin elinde de mağaza poşetleri yoktu. Vakko köşkü Yılbaşı süslemelerine her zamanki gibi herkesten erken başlamış, gören bir daha bakıyor. Ben de anca karşı kaldırımdan resimledim. Oyuncak gibi. Koton, Afrodit, Boyner, Mango, Body Shop derken soluğu Watson’s’ta aldım. Hiç ihtiyacım olmasa da hep bakmak isteyeceğim yer. Body Shop maceramı da başka zamana anlatırım artık. Sahne makyajı sınıfında kirpik takma çalışmaları yapmaya başlayınca kirpik yapıştırıcısını çıkartmak için çift fazlı göz makyajı temizleyicisi almak farz olmuştu. Daha önceden kullandığım Diadermine markasındakinin de 9.90′a indiğini görünce atladım hemen. Ayşenur Yazıcı’nın seminerinde bahsi geçen Otacı şampuan da aklımdaydı, her markette bulunmuyor maalesef, o da indirimdeydi, müthiş kokuyor. Flormar’ın dudak kalemleri de uygun fiyataydı, iki güzel renk de ordan kaptım, yumuşacık, sürümü çok rahat. Diğer kalemlerse Emily marka, genelde 1,5-2,5TL fiyat aralığında satılıyor, Özlem’in bana verdiği siyah göz kalemiyle keşfettim bu markayı. Fiyatına göre inanılmaz güzel sürümü, hep kremle yumuşatılmış gibi ve keçeli kalem gibi renk veriyor. Uygun bulunca 4 tane de (ten, gümüş,mavi, kahve) onlardan aldım. Çok güzel hareketler bunlar! 

Geçenlerde bu ayakkabıları almıştım çok uygun fiyata, hem benim rahat ettiğim gibi dolgu topuk hem de spor ayakkabı görünümündeydi. Aslında bot olanını istiyordum ama yokmuş, bende fiyatına da tav olup aldım, çok da işime yaradı. Pantolonlarla ayakkabı şeklinde kullanırken eteklerle de kullanma ihtiyacı hissedince, bir süredir revaçta olan tozluklarla bot şekline sokabileceğimi düşündüm. Penti’de 19TL’ye bulduğum siyah tozlukların biraz daha sadesini pazarda 3,5TL’ye aldım. Çoraplarla henüz değilse de tayt üstüne ponponlu tozluklarla giydiğim ayakkabılarımla çok rahat ettim. Şu en son ilköğretim zamanımda kullandığım tozluklar ne kullanışlı şeylermiş yaa! Topuklu ayakkabılarla kullanımı halen gözümü tırmalıyor ama. Yine de onlarla ilgili hain bir “”kendinyap” projesi var aklımda, we’ll seeee.

Saat
Sitenizesayac.com
Got My Cursor @ 123Cursors.com