Yılbaşı yaklaştıkça camlar, vitrinler, bahçeler süslenmeye başlıyor da anca havaya giriyorum yoksa bu ılık havalarda zaten çok zor. Çoğu zaman içime huzursuzluk veren bu döneme ayak uydurmak için süslemelerimi

saklandıkları yerden çıkardım. Rengarenk parlak süsler moralimi düzeltiyor. Geçen senelerde kullandığım ağacım artık süslerimi taşıyamaz hale gelince bu yıl gidip Carrefour’dan 1.80′lik kocaman, kalabalık bir ağaç aldık, fiyatları da çok uygun, 30TL verdik sadece. Bir ömür gider artık. Tabi süslerim buna az gelince en kısa zamanda gidip boşlukları doldurdum. Şimdi karanlık olunca cıngıl cıngıl yanan bir ağacım var, akşam perdeyi aralayıp dışarı görücüye çıkarıyorum. En sevdiğim şey evlerin pencerelerinde pırıl pırıl parlayan süsler. Belki seneye bir aydınlatma daha alırım =P.

Kayınvalidemin hediye ettiği salıncakta sallanan büyük Noel Baba’mı da balkona yüksek bir yere astım dışarı baksın diye. Evde kutladığımız zaman giydiğim örgü çoraplarım da bekliyor. Her ne kadar yılbaşında ne yapacağımız halen belli değilse de. Bu hazırlıkları yapma kısmı çok güzel de toplayıp kaldırması çok sıkıntı, şimdiden düşünmeye başladım. Kapıya yılbaşı çelengimi kendim yapmak istiyordum ama bu yıl yetişemiycem galiba.

Geçtiğimiz yıllarda yaptığım çantaların bir kısmının hiç resmini çekmediğimi farkettim. O çantaların nerede olduklarını dahi bilmiyorum. Bu kadar farklı işlerle uğraşınca heryer birbirine giriyor tabi. Çalışma için ayrı

bir oda yoksa da bir koyduğunu bir daha bulmak güç. Bu çantalar da muhtemelen aynı kot pantolonun parçaları. Kelebekli olanın üzerine metal kelebekler aplike etmişim, pullu olanda da envai çeşit pul boncuk var, naylon iplerle dikildiğinden hepsi yıkamalardan sağlam çıkıyor. Bu çanta biraz genişçe olduğundan ağzı için iki metal çıt çıt bastırtmışım, bak hatırlamıyorum bile =). Kot pantolonların cepli üst kısmından daha güzel çantalar çıksa da dikişleri çok daha zor oluyor, o yüzden her iki tipi yapmanın keyfi ayrı. Ne büyüklükte çanta istendiğine karar verildikten sonra kotu şort gibi (ağ da dahil olmak üzere) keserseniz parça ortaya çıkıyor. İster sadece bir tarafından dar bir çanta, ister komple üstten geniş bir çanta çıkabilir. Kalan bacak parçalarının dıştaki (kotun daraltıldığı taraf) dikişleri de sökülünce zevke göre birleştirilebilecek dörtgen parçalar çıkacaktır. Bu çantaları yaptığım zaman pek dikiş makinesi kullanmıyordum, elde makineden daha sıkı dikebildiğimden ve kumaşın kalın olmasından ötürü çoğunu elde yapmışımdır. Bu açıdan her evde potansiyel onlarca kot çanta vardır. Aman atarken bir daha düşünün.

İnternette gezinirken gördüğüm bir manzara, paylaşmadan edemedim. Bir yanda Bar Rafaeli bir yanda da pek hazzetmediğim Posh ve Roberto Cavalli’nin çok çok şık bir elbisesi. Hoşlanmadığım insanların başka birçok şeyi bana kötü görünür hep. Bu resime de o karşılaştırmayla baktım ama yok, hakkı Posh’a devretmek zorundayım. Bar Rafaeli süper ölçüleriyle, upuzun boyuyla süper model olmasına rağmen, Posh duruşu, zarafeti, ten ve saç rengine göre giyimini seçmiş olması ve kıyafeti tam üzerine göre yaptırması ile bayağı öne geçti. Hani kıyafetin hakkını vermiş derler ya. Hayret valla bir Beckham’a bu kadar iltifat edebileceğimi düşünmemiştim, dedim ya gerçekten şaşırttı beni bu karşılaştırma… 

Tamam o zaman gelelim aynı renklerle benim diktiğim elbiseye =P. Yine Cuma pazarından 3-5 TL’ye parlak, astar istemeyecek kalınlıkta alınmış (astar dikmekten itinayla kaçarım) ince leopar desenli bir kumaş. Leopar

desenini çok geç takdir ettim, bana hep kokoşluğu hatırlattığından üniversite bitene kadar hep uzak durdum. Daha sonra doğru kullanımlarına şahit olunca yavaş yavaş ısındım. Sevdiğim kadar üzerimde taşımam ama. Bu desenin kullanımının da sınırlı olması gerektiğinin farkındayım. İş leopar desenine gelince rüküşlükle şıklık arasında çok ince bir çizgi var. Fakat bu da, bu deseni olması gerektiği gibi kullanan birini, başka desenleri kullanan kişilerden daha çok takdir etmemi sağlıyor. Dolayısıyla az da çok da olsa özde leopar diyorum (ha haa seçim sloganı gibi oldu =D). Elbiselerimin bedeniyle modelimin bedeni birbirine uzak olduğundan görüntüyü güzel tutturamıyorum, idare edin artık =). Gülçin teyze model mankenlerin genelde omuz ile göğüs mesafesinin insanlara göre daha kısa tutulduğunu söylemişti, gerçekten destek yapmayınca bu fotoğraflarda olduğu gibi epey belli oluyor. Pensler resmen aşağıda kaldı, eh bende fotoğraf için uğraşmadım doğruya doğru. Siz olması gereken yerde olduklarını hayal edin! (=P) Elbiseyi Burda dergisinden herhangi bir pensli elbise kalıbını kullanıp boyun ve sırt dekoltesini açarak biçtim. Etek boyunu mini yaparak buna uygun olarak kollarını da truvakar yaptım. Aslında niyetim diz altına inen dar kalem etek yapmaktı ama ince-uzun bir yapıya sahip olmadığımdan hoş durmadı. Bende kısaltabildiğim kadar kısalttım. Yine Cuma’ya gidip gelirken aldığım payet işlenmiş parçaları ve siyah mat taşları (taş diyorum ama plastik yarım dikilebilir boncuklara ne ad veriliyor bilmediğimden) da iki omuza asimetrik olarak aplike ettim. Siyah rugan portföy ve pumplarla şık oldu. Bir arkadaşımın düğününe de yetiştirdiğim için ayrı bir mutlu olmuştum.  Elbise dikmek dikişlerin içinde bence en zevkli olanı, tek parça ile bir beden ortaya çıkıyor daha ne olsun.

Dikişe başladığım zamanlarda Burda dergisinin dilinden anlayamadığımdan kafama göre basit işler yapıyordum. Kursa başlayınca patronlara terfi ettim. Bu elbise de o zamanlardan evde yaptığım bir parça. Pazardan bilinçsizce alınmış sert, kaba bir kumaştı, dergideki modelin orjinali de deri kumaştandı, anca paklar diye düşünmüş olmalıyım. Sonuçta içine dik yakalı bodylerle giydiğim bir tunik elbise kaldı geriye. Modeli şimdi bulamadım ama isteyenler için kurcalarım dergilerimi, çok çok kolay, tam dikişe yeni başlayanlar için. Maskemi ise kayınvalidem hediye etti, ikimiz de Venedik maskelerine hayranız. Yılbaşı zamanı bulmuş biyerlerde sağolsun bana da almış, çok sevdim, hemen bir duvara koyucam. 

Bu da kot çantalarımın devamı, daha çook var bitmez. Genel olarak yapımlar aynı, burada anlatmıştım zaten. Bu çizimi, ürünlerini ve ilüstrasyonlarını deli beğendiğim Jordi Labanda’dan ayıklamıştım. Aslında niyetim küpe çiziminin üzerine gerçek bir küpe iliştirmekti ama niye yapmamışım hatırlamıyorum. Bir de çizimin yanındaki boşluğa isim gibi bişey yazacaktım, onu da yapmamışım, neyse geç değil. Bir ara değerlendiririm.

Çanta kullanma değil yapma merakımın olduğu karlı kış günlerinden birer parça geliyor şimdiii. Hatırlıyorum okuldan bitik halde eve gelirdim, bir de televizyon izlerken bunları örmüştüm. Hiç hiç kullanmadıklarım arasında. Hepsini de farklı stiller denemek için özellikle yapmışım. İlkinin yünü akıllı yündü, bu düz tutma sapını da hiç kullanmamıştım, denemek istemiştim, ikincisini örgüdeki o şekilleri nasıl yapacağımı görme amaçlı yapmıştım (bir sebepten kafama takılmış nedense?!), sonuncusunu da kurdelemi değerlendirmek uğruna yapmıştım. Görüldüğü gibi hepsi bambu saplı bu çantaları da öölesine tutturup bırakmamışım, hepsinin içini bir güzel astarlamışım, ki içine birşeyler konduğunda sarkmasınlar. Başım da göğe ermiştir heralde =).

Dün eşim beni erkenden kursa bırakınca bol bol pazarı gezindim. Saatler de erken olunca taze çılan poşetleri kurcalamış oldum. Bodrum’da kapandığı söylenen bir dükkanın malları arasında bunu buldum zaten taa uzaktan gözüme ilişmişti. Herkes Disney karakterlerini sever genelde. Ben 101 Dalmaçyalılar çizgi filmindeki kötü karakter Cruella De Vil tiplemesine bayılırdım. Çıksa da izlesem diye beklerdim nedense. Giyimi, saçı, sigara ağızlığı, aksesuar seçimi ile tamamen tarz sahibi ikon bir kötü. Tişörtün üstüne de bu kadar taşlı, payetli ve işlemeli koyulunca almadan geçilmezdi.

101 Dalmaçyalılar animasyonunun taa 1961 yapımı olduğunu biliyor muydunuz… Dalmaçyalı yavrularıyla kürk derdine giren Cruella De Vil (cruel devil=zalim iblis) karakteri bazı ülkelerde lisan farklılığından ötürü Cruella De Mon (demon) adıyla yayınlanmış. Ne kadar hoş değil mi. Animasyon, 1956′da yayınlanan bir romandan adapte edilmiş. Cruella, Londra’lı zengin ve tanınmış bir ailenin şımarık kızıdır. Siyah ve beyaz örgü saçlarıyla ün salmış, mürekkep içtiği için okuldan atılmıştır. Vazgeçemediği kürk tutkusu yüzünden yine kürk işi yapan biriyle evlenir.

Kürklere olan bağlılığını animasyonda yer alan her karede beyaz mink mantosuyla arzı endam etmesinden de çıkarabiliriz. Genelde daracık saten elbiseler ve kontrast renkleri kullanan Cruella’ya zümrüt yeşili elbiseler ve yakut takılarla rastlayabiliyoruz. Arabası da bu görkeme uyumlu olarak son derece lüks, özel şoförlü, siyah beyaz zebra çizgili, Londra’nın en yüksek sesli kornasına sahip. Bir zamanların savurgan aktristi Tallulah Bankhead’den örnek alınarak bu karakterin oluşturulduğu da söylenmektedir. Beyaz perdede bu karakteri Glenn Close’un canlandırması ve filmde kullanılan vamp kıyafetlerin başarısı ile Cruella De Vil, Vanity Fair dergisine konu olmakta sıkıntı çekmemiştir. Bu yılın Halloween partisine Lady Gaga’nın Cruella De Vil kılığında gelmesi de neredeyse 55 yaşında olan bu ikon karakterin halen ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Artık hangi resmi yayınladım, hangisi sırada karıştırıyorum. Salonumun rengini üç yıl önce venge+turkuaz+beyaz olarak kombine ettiğim için (turkuazdan şaşıp çivit mavisine çok döndüm ama) bu resmimi de toprak tonlarıyla harmanlayarak salonuma yapmıştım. Bu resim de, renk değişikliği ve eklemeleri saymazsak, takip ettiğim ilüstratör Jason Brooks’un ilüstrasyonlarından. 70′li yılların vintage görüntüsünü çok seviyorum bu yüzden sıklıkla retro desenlere yer veriyorum. Beyaz koltuğun yanındaki çizgilerin üzerine de tesadüfen bulduğum turkuaz buton boncukları yapıştırmıştım. Mavi halıya da yağlı boyayı bol kullanarak turkuaz renkte boyutlu şekiller yaptıysam da fotoğrafta pek görünmemiş, boşver.

Bugün makyaj dersindeydim, bu havada sabah sabah koştura koştura makyaj yapmaya gitmek de bi acayip oluyo. Neyse bugün daha bir elim alıştı diyebilirim. Çıkışta da kızlarla biraz mağaza gezindik ama kayda değer birşey bulamadık. Alix Avien’in çatlama tekniğini kulladığı bir ojesi çıkmış, öyle anlatmakla olmuyor, aldım bir tane, deneyince hemen fotoğraflıycam. En azından evdeki ojelere farklı bir boyut katarak onları değerlendirebilirim.

Kaç yıl oldu saymadımmm nıy nıy nınııınıyyy, ona benzedi ama gerçekten birkaç yıl önce bende bir kot pantolonları kesip çanta yapma hobisi türemişti. Bir de bunlara bayağı zaman ve efor harcıyor, rahatsız psikopatlar gibi hiçbirini de kullanmıyordum. Halen tertemiz olarak bir yerlerde duruyorlar.

Bu çantam da o zamanlardan. Üzerindeki ilüstrasyonu bir dergiden bulmuştum, çantanın önündeki taşlı kemerli şık bayanlı şehir görünümünü çantanın arkasındaki kırmızı taşlı tasmalı siyah köpekçik takip ediyor, biraz esprili yani. Kumaş boyalarıyla boyanmış, üzerine taşlar yapıştırılmış, yıkamada çıkmasınlar diye hepsi ütüyle fikse edilmiş. O zamanlar pek fazla dikiş bilgim olmadığından bir terziye bu çantalarımı verip içlerini evdeki, annemden kalan kumaşlarla astarlatmıştım. Saplarını da Bağdat Caddesi’nde çanta imalat eden bir atölyede özel olarak yaptırmıştım (İnanılmaz ama Bağdat Caddesi’nde Old English Pub’ın hemen arkasındaki binada, cadde manzaralı böyle atletli, tombik, kıllı abilerin kan ter içinde çalıştığı bir atölye vardı, halen orda mı bilemiyorum, garip gelmişti içerinin dışarıyla ilgisinin bu denli zıt olması). Hey gidi günler diyesim geldi şimdi…dedim.

Dün eşimle Kozyatağı Carrefour’u gezindik biraz, yılbaşından önce birkaç mağazada indirim başladıysa da şu yüzdelerin kuyruğuna takılan “ye varan” yazıları bizi bezdirdi. İşin aslı, adam gibi bi indirim yok hali hazırda ama beğendiğimiz bazı parçaların bedenini bile bulamadık, bitmiş. Uyuzlandık, elimiz boş geri dönmeden önce bir de Kazasker Ali mağazasına uğrayalım dedik. Göya benim için birşeyler bakmaya çıkmıştık ama 5 parça yeni kıyafetle çıkan şanslı taraf, her bu şekilde niyetlendiğimiz zaman olduğu gibi, yine eşim oldu. Benim ilgimi sadece River Island markalı bir manto çektiyse de ihtiyacım olmadığından aklım kalmadan bıraktım. Yine de mağazayı çok tavsiye ederim. Çok güzel Burberry ceketler gelmiş, boyu ve modeli çok şıktı ama mevsimlik. Yaa hep unutuyorum, bi alışamadım şu fotoğraf çekimine.

Kayda değer projelere başlamadığım için geçen sene Burda dergisinden gördüğüm bu hırkanın yapımını anlatiym dedim. Bu tarz asimetrik kesimleri çok seviyorum zaten. Elimde yine Cuma pazarından alınmış bir triko kumaş vardı. Tarihini şimdi hatırlayamadığım (merak eden olursa bakarım) Burda’daki model aslında beni çok yanlışa sürükledi. Yukarıdaki fotoğrafta, kol oyuğunu dergideki gibi kesip, kolların dirseklerime inmesiyle, makine dikişiyle tekrar kapatmamdan kalan iz az da olsa görünüyor. Neyse ki kumaşım dikine çizgiliydi de ordaki dikiş yeri belli olmadı. (Her zamanki gibi Laçin’in sitesinden de çok faydalandım bu konuda.) Ben yaklaşık 80cmx160cm gibi bir dörtgen kullandım. Şu çizimi de kabaca yaptım, 

umarım açıklayıcı olmuştur (Yuvarlak kısımın yani kol oyuğunun olduğu taraf kumaş katına gelecek biçimde). Çizimdeki gibi yapılırsa salaş bir yelek oluyor. Burda dergisinde kolları kol oyuğundan birkaç santim büyükten başlayıp bileklere doğru daralan basit tüp gibi şekillerdi, o yüzden onu vermeye gerek duymadım. Etek ve kol baskılarını kendinden yapışkanlı tela bantla yaptım, tembel işi ama çok temiz oldu, hemen de bitti. Ben bu kazağımı modeli ve renkleri dolayısıyla epey yerde kullandım, hele kış için çok kullanışlı. Hazır örgü biçiminde kumaşlardan da yapılabilir. Zaten her mağazada, vitrinde birer tane var. “Ben yaptım” demesi başka (demesen de olur ya=) … 

Eh bir dikiş bir resim dedik ya, bende bitmiyor. Bu resmi de geçen sene yapmıştım. Resimlere bakarsanız tarzımı aşağı yukarı anlıycaksınız. Yine kadın silüeti, yine keskin hatlar, yine damask desenleri. Bu sefer

desenlerin ve saçtaki gülün üzerine parlak taş yapıştırdım. Yine yaparken çok keyif aldığım bir resimdi. İnce uzun bir tual olması da hoşuma gitmişti. Aslında saçına takacak güzel bir yapay gül bulsaydım tuale tutturuverecektim ama beğenemedim. Bir dahaki sefere artık. Bu da resimciye gidecek parçalardan…

Kar yağdığını da gözümle gördüm artık haberlerden izlemeye gerek kalmadı. Yine karanlık evi aydınlatma çalışmalarım devam ederken hobi çalışmalarımı sıraya dizmekte epey zorlanıyorum. Henüz bir şeye kalkışmadan mankenimi kullaniym de daha önceden yaptıklarımı sergiliym dedim. Siyahlı elbiseyi daha önceden burda göstermiştim zaten, bir daha giymek nasip olmadı o günden sonra. Gün içerisinde özel bir durum olmadı mı elbiselerle aram pek sıcak değildir. Diğer resimdekini Yine Burda dergisinden çıkardım ama bluz modeliydi ve kısa kollu alakasız birşeydi. Sadece ölçülerinden faydalandım diyebilirim. Evde giymek için yaptığım on derece kolay, penye, yaka ve truvakar kol kenarlarını çift tarafı yapışkanlı bant tela ile döndüğüm bir tunik. Desen üstüne desen koymayı sevdiğim için kendi kumaşından büyükçe bir kurdele yapıp yakadan omuza doğru dikiverdim. Uzaktan seçilemese de, tuniği sadece bu kurdeleyi çalışmak için yaptığımı da itiraf edebilirim. Patronu çıkardıktan sonra yarım saat-45 dakikada bitirilebilir bir model.

Giydiğim zamanlarda kendi çapında bir fan kitlesi edinmeyi başarmış bir tişört desenlemesi bu da. Bol formlu (benim tercihim çünkü içine uzun kollu dar bodylerle kullanacaktım), penyesi kaliteli olan düz bir tişört alındı. Hemen makineye atılıp çektirme işlemi yapıldı. Yamulma, eğrilme olmayınca da annemin emektar kumaş boyaları ile bir masaya oturuldu, ele fırça alınıp bodoslama başlandı. Skeç kullanmadığım için kadıncağzın vücudunu düşündüğümden de kısa yapmışım, farkında diilim. Tişörtün rengini bozmamak için gümüş grisi, siyah ve beyaz kullandım. Her kadın çizimimde elim bu düz, dekolteli elbiseyi çizmeye gider, burda da bozmiyim, klasik olsun dedim. Aslında saçlarının kıvırcığını yakanın kenarlarında devam ettirme düşüncesiyle başladım ama böylesi de fena durmadı. Boyanın kurumasından sonra tersinden sıcak ütüyle fikse ettiğim için tişört 40 kere makineye girdiyse de hiçbişeycikler bozulmadı. Bu tişörtün kullanışlılığı ve rahatlığından sonra farklı kumaş boyamalar yapiym dedim ama makinede yamulmayacak kalitede penye bulmak da ayrı bir sorun. “Kaliteli” diye tabir ettiğimiz markaların bile yan dikişleri birkaç yıkamada yer değişiyor. Aaah orta okuldayken aldığımız Benetton’ın penyeleri gelir hep aklıma bu konu açıldığında. Ne renk kalırdı geriye ne de form. Yine de gider ordan alırdık nedense…

Şükür sonunda kış geldi. Bi tatlı, şikayet edilemez anormalliktir gidiyordu. Geceden yağmur fırtınayla bastırınca Cuma pazarı hayallerim şiddetli bir biçimde suya düştü. Havanın koyu karanlığından ötürü tüm perdeleri açtım oturuyorum ööle akvaryumda gibi. Dün bu yılda ilk defa dikiş kursunda hevesle bir elbise biçtim. Gerçi rengi ve modeli tam aklıma yatmadı ama çok uyguna aldığım bir kumaştı ve benim de pratik yapmam lazım. Sonucu ilerleyen zamanlarda görücez. Elimde yarım kalan işleri de sıkılıp tıktım dolabın derinliklerine, ihtiyacım olursa (nedense) çıkarır tamamlarım.

Şal yakayı nerde olursa olsun severim. Hele de kalın yünlü hırkalar ile kazaklarda bayılırım. Geçen yaz başı başlamıştım bu hırkaya, modeli Burda dergisinden ama dergi benim olmadığından sayısını unuttum, kumaşını renk ve desenlerinden ötürü çok sevmiştim, hırkanın çoğu işini bitirmişim ama etek uçlarında tıkanıp kalmışım nedense, biyerlere tıkmışım gene. Sonunda aklıma gelince buldum çıkardım. Belindeki kuşağı için yeterli kumaşı kalmadığından etek ucundan bir parça kısalttım ve kuşak yaptım. Düz siyah bişeyler kat söylemlerine de kulak asmadım, nasılsa içine giyilir noolcak. Kollarını çift kat döndüm, şal

yakada bu kol modelini beğenirim. Son olarak etek uçlarına da siyah fisto geçtim, bilmiyorum o anki psikolojim =). Şal yakayı oturtmak zordur derler, bu benim ilk deneyimimdi muhakkak ki ama katılıyorum bu görüşe.

Dikişi hafiflediğim sırada yağlı boyaya başladığımı söylemiştim. Bu da son bitirdiğim (mi acaba!), daha başka birşey eklemeyi düşünmediğim (olabilir mi!), artık yeter bu resim böyle kalmalı dediğim (emin değilim) yağlı boyam. Son olarak ufak tefek yüzdeki ayrıntıları kalmıştı zaten. Resmin bir tarafı çok beyaz gelince bende bir sıra damask deseni attıriym dedim. Yüzün arkasında dantel yapıştırmışım gibi durdu, hımmm iyi fikir =). Zaten yaparken de çok keyif aldığım bir resimdi. Keşke başka başka renklerle bir kaç tane daha aynısından çıkarabilsem. Aklıma başka birşey gelmezse yakın zamanda resimciye gidecek ilk resimdir. Elimde devam ettiğim bir resim daha var ama önce ona birkaç polyester çiçek hazırlamak istiyorum (üff çok üşeniyorum yaa!) . Bakalım hoşuma giderse resme yabancı maddeler ekleyebilirim. Aslında bu yabancı maddeler konusuna gelince, alçıdan objeleri tuale tutturmayı bir öğrenebilsem keşke. Tual üzerinde farklı farklı nesneler görmeyi seviyorum, süpriz gibi geliyor. Neyse iyi vakit geçirdim gene klavye başında, gidiym bişeyler yapiym, üşenenin çocuu olmazmış (ne aptalca bi laf).

Evet yine internet bağlantı paketim bitti, fiber optik gelecek apartmanımıza da şenlenicez diye bekledik o kadar, ne gelen var ne giden. 10 gün internetsiz takılıp tekrar ttnet bağlantısı yaptırdık. E bu kadar zamanda klavye başına geçmeyince vakit daha dolgun aktivitelerle geçti. Bir kere yağlı boyaya başladım, eksik olan resimlerimle devam ediyorum şimdilik. Zamanla onları da gösteririm. Eve yakın bir bir yerle de anlaştım, resimleri oraya vericem satılması için. Makyaj kursunda pek bi ivme sağlayamadım çünkü gitgide isteksizleşmeye başladım. Geçen ders herkes birbirine makyaj yaptı, ooof nası karışıktı sınıf, bide yüzüm üstüste fondöten, transparan pudra, allık, kapatıcı, olmadı tekrar baştan… Ayyy çok bunaltıcıydı. Silmesi de ayrı bi eziyet. Arkadaşlarla yazılmamış olsam çoktan bırakmıştım. Orda yapılan birkaç saatlik makyaj inan ki tüm hafta yapacağım makyajın hevesini kaçırıyor. Gördüğüm çoğu şeyi de daha önceden bilmenin de verdiği bi sıkıntı da var. Komşu Fırın’da Ayşenur Yazıcı’nın Kasım ayı etkinliğine de katıldım tekrar, orda öğrendiklerim daha çok aklımda kalıyor, hem de daha keyifli. Dikiş kursuna gelirsekkk, orda da pek bir hareketsizim çünkü yarımlarımı önce bitiriym derken yeni biçkilere başlayamadım. Eskileri de yapmak çok uyuz, çok isteksiz ve yavaş gidiyorum o yüzden ne yeni dikişe başlayabildim ne de yeni kumaş alabildim. Bu yüzden deee dolapta giymediğim parçalara göz koydumm =P! Bu çizgili gömleği alalı epey olmuştu ama hiç giymedim, aklımda onu başka bişey yapmak vardı. Geçenlerde Burda dergisinde gördüğüm bir gömlek bana fikir verdi ve gömleğin hakim yakasını aşağıya doğru V yaka gibi keserek çıkardım. Kumaşlarım arasında

bulduğum artık kalmış çizgili saten kumaşımı verev biçimde keserek boru biçiminde diktim. Yakaya dikeceğim kısmı makineyle gömleğe ekledim, daha sonra da içte kalan tarafı kıvırıp elde punto dikişlerle kapattım. Yakası kendinden fularlı bir gömlek oldu. İlerleyen saatlerde canım sıkılınca başladım kenarından fular renklerinde pullar dikmeye, bu kadarını yaptım sonra da sıkıldım bıraktım. Yeter bu kadarı da =). Ütü yapmadan bi heves resimledim kusura bakmayın. Bu arada prova mankenimi de edindimmmm, ne mutlu banaaa!!!

Bayramın ardından geceleri uyku fazlalığından uyumakta zorluk, sabahları uyku yetmezliğinden sersemlik çekmeye başladım. Sağda solda işittiğim laf da “bu kadar tatil iyi diil çok yorulduk” zaten. Normal düzenimize dönmek zor oluyor. Dün dikiş hocamız izinli olduğundan ders yoktu, bu da demek ki diğer derse kadar dikiş işlerimi toparlayamıycam. Bugünkü makyaj dersine de arkadaşlarımla gitmemeye karar verdik. Zaten Özlem hasta, malzemelerimiz de tamamlanmadığından haftaya sarkıttık. Aaaah zaten canım hiç dışarı çıkmak istemiyooo!! Daha yağlı boyaya başlamalıyımmm!!!  

Cuma günü, daha önceden bahsettiğim gibi niyetlendiğimiz İstiklal’e sonunda gittik. İstanbul boşaldı diye nispeten daha bir tenhaca olur diye düşünürken tepeden bakış bir kara kafa kalabalığıyla karşılaştık. Aslında gitmemizin altında benim Terkos Pasajı’na gitme isteğim yatıyordu, iyi de olmuş. En son gittiğimde ilk ya da orta okuldaydım, annem ve arkadaşıyla sürüklenmiştim isteksizce. Terkos’a girmeden adını şimdi hatırlamadığım ama oldukça bilinen başka büyük bir alışveriş hanına daha girdik, açıkçası Terkos’dan daha derli toplu ve daha düzgün şeyler vardı. İki pasaj da hıncahınç insan doluydu, öyle ki bazı yerlerde nefes bile alınmıyordu. E bayram zamanı ne işin var orda dimi.. Ben ne zamandır aradığım ince mont gibi bişeye odaklandım ama benzerinin yanından bile geçmedim. Çok büyük bir Salı pazarı gibi, herşeyi kurcalamak isteyen biyermiş. Terkos’un fiyatları da sattıklarına göre bana pek uygun gelmedi açıkçası, belki de bayram olduğundandır. En düşük fiyat geneli olan 5TL’ye satılanlar ince yamuk yumuk penyeler ve yazlık askılılardı. 10TL olanları da her yerel pazarda bulabileceğiniz türden kıyafetlerdi. Erkek montları, gömlekleri çok düzgün ve kaliteliydi ama, bayanlar için olsa uzun uzun incelerdim. Zaten o alışverişe de eşinle gidilmez ya, ben de kendimi bir an evvel dışarı atmak için hiçbir şeye bakmayıp çıktım. Aklımda kalan bişey de olmadı. Çıkarken resimdeki küpeleri aldım. Hatırlarsanız Antalya’dan gelen arkadaşım bu fiyonkun yüzüğünü almıştı geçen hafta, ben de küpelerini görünce atladım. Gül biçimindeki küpeleri zaten oldum olası severim. Bu aldıklarım beni epey mutlu etti zaten. Diğer resimlerdekileri dün aldım. Yakası kocaman fırfırlı gri Esprit üste bayıldım, uygun bulunca bir de kısa kollu boğazlı kullanışlı bir penye daha aldım. Bu soğuyamayan havalara birebir.

Beyoğlu’yu ( nu eki mi eklemeliydim, ama olmaz ki!? ) bu kadar kalabalık bulunca hemen kendimizi Anadolu yakasına attık. Zil çalan midemizin yankılarıyla daha önceden denemediğmiz Mexica mutfağına girmeye karar verdik. Bu ara denemediğimz mutfakları ziyaret eder olduk. Gittiğimiz yer de daha önceden Çin yemekleri yediğimiz Suadiye Sushico’nun yanında yer alan Ranchero Restorantı. Bir Türk beyle Meksikalı hanımın yıllar süren evliliklerinden doğan sıcak bir yer. İlk önce sorduğum şey yemeklerin acılık seviyesiydi. Hem acı sevmem hem de midem boş sonuçta. Neyse ki acıyı Meksika seviyesinde kullanmıyorlarmış. Menüde yer alan Burritolar Tacolar acayip cezbediciydi. Sonunda neye karar verdiğimi unuttuysam da Burrito benzeri bişeydi. Yani Türk tanımıyla dürüm =))! Yok ama tabaktaki herşey süperdi. Sildik süpürdük. Tatlar beklediğimden daha farklıydı ama Türk damağından da uzak değildi. Fiyatları da dünya mutfağına göre makul, kişi başı 30TL’ye şişip de kalkmayan olmaz. Yemek sonunda ikram edilen meyve kokteyline de bayıldık, mangolu limli bişeydi. Nasıl da yiyip kalkmışım yaaa, dikkat sıfır =P

Eeee hep biyerleri mi övcez dimi! Pazar sabahı eşimle kalabalık bir arkadaş toplantısına gittik. Fenerbahçe Happy Moons’ta daha önceden de brunch yapmıştık ama bu sefer daha soğuk ve daha donuktu sanki herşey. Yok arkadaşlarımız açısından değil =D, börekler menemenler hep soğuktu. Hayatımda hiç bu kadar çay içtiğimi hatırlamıyorum. Tek sıcak şeydi, ki sıcak içecek sevmem. Çeşit açısından göz boyuyor ama kalitesi orta seviyelerde. 80 çeşit açık büfe yapsa bile, menemeni soğuk servis etmesi affedilemedi masamız ahalisi tarafından. Belli başlı hamurlu çeşitler de belli ki bir önceki günden kalmaydı. Bu yüzden sınıfta kaldııııı!!! Çıkınca hemen yandaki Tesadüf Cafe’ye düştük, kalabalıkla en rahat oynanan oyun Tabu’ya başladık kızlara erkekler grubu yapıp. Erkekler ortak geçmişleri sebebiyle de açık ara farkla bizi devirdi. Dağılan arkadaşlarımızın ardından bi ufak okey grubunda Zehra’yla eş olup eşim ve kankasını yerlebir ettik, sinema kazandık. Kim bilir ne zamana gideriz.

Saat
Sitenizesayac.com
Got My Cursor @ 123Cursors.com